Son zamanlarda bir 'Hollanda mucizesi' lafidir gidiyor. Kirk bir bin kilometrekarelik bir ulke - asagi yukari Konya buyuklugunde. Yuz yirmi milyar avroluk bir tarim ihracati. Topraksiz tarim, akilli seralar, yapay zeka, robotlar. Ve butun bunlarin sonunda bize fisildanan tek bir cumle: 'Tarimin gelecegi bu.' Ben biraz suphe duyuyorum bu cumleye. Cunku bize hep vitrin gosteriliyor - cam seralar, tertemiz uretim tesisleri, teknolojiyle terbiye edilmis bitkiler. Ama vitrinin arkasindaki enerji tuketiminden, ithal girdilerden, disariya baglilikdan, cevresel maliyetlerden kimse bahsetmiyor. 'Bakin teknoloji ne guzel isliyor' diyorlar. Iyi de, bu sistem neyle nefes aliyor? Elektrikle. Dogalgazla. Ithal gubreyle. Ithal yemle. Ithal girdiyle. Topragi ortadan kaldirinca bagimlilik yok olmuyor - bazen sadece kilik degistiriyor.
Hollanda'nin yuksek teknolojili seraciliginin basarisini inkar edecek degilim. Isigi olcuyorlar, sicakligi olcuyorlar, nemi olcuyorlar, bitkinin ihtiyacini hesaplayip suyu geri kazaniyorlar - bunlarin hepsi gercekten degerli. Ama bir de sunu sormak lazim: butun bunun bedeli ne? Bir serayi ayakta tutmak icin ne kadar celik, ne kadar cam, ne kadar enerji gerekiyor? Dogalgaz pahalandiginda ne oluyor? Elektrik pahalandiginda ne oluyor? Gubreyi disaridan almak zorunda kaldiginda, ithalata bagimli oldugunda ne oluyor? Cunku tarim yalnizca hektar basina kac ton urun aldiginla olculmez. Tarim ayni zamanda ne kadar bagimsiz oldugunla olculur.
Isin bir de hayvancilik tarafi var. Hollanda kucucuk bir ulke ama milyonlarca hayvan barindiriyor - sigir, domuz, tavuk. Butun bu hayvanlarin yem ihtiyaci var, ve yemin buyuk bir kismi disaridan geliyor; ozellikle soya meselesi tam burada karsimiza cikiyor. Biz Hollanda'ya bakip 'adamlarin topragi kucuk ama hayvanciligi da tarimi da muthis' diyoruz. Peki o hayvanin yedigi yemin yetistigi arazi nerede? Brezilya'da mi, Arjantin'de mi, baska bir ulkede mi? O zaman hesabi yalnizca Hollanda sinirlarinin icinde yapamazsin - kullandigin yemin cevresel maliyetini de hesaba katman gerekir. Baska ulkelerin topragini, suyunu, ormanini kullanip kendi ulkende temiz gorunmek cok kolay; asil mesele butun hesabi birlikte yapabilmek. Hollanda'nin yogun hayvanciliginin yarattigi amonyak emisyonlari ve azot baskisi da yillardir ulkenin en agir cevre sorunlarindan biri. Yani ornek gosterilen modelin kendisi bile ciddi bir cevre problemiyle bogusuyor. Simdi bize 'Hollanda modelini alin' deniyor. Peki neresini alacagiz - serasini mi, enerji bagimliligini mi, ithal yem sistemini mi, yogun hayvanciligini mi, azot problemini mi? Yoksa yalnizca guzel gorunen tarafini mi?
Topraksiz tarimin ise yarayan taraflari elbette var: suyu daha kontrollu kullanabiliyorsun, bazi urunlerde verim yukselebiliyor, iklimi denetleyebiliyorsun. Bunlari inkar etmiyorum. Ama buradan kalkip 'topraga artik ihtiyacimiz yok' noktasina geliyorsak, orada durup dusunmek gerekiyor. Cunku toprak yalnizca bitkinin kokunu tuttugu bir madde degildir. Toprak canlidir. Icinde mantarlar yasar, bakteriler yasar, solucanlar yasar, milyonlarca canli yasar. Organik madde tasir, karbon tutar, suyu bunyesinde saklar. Butun bunlar bir araya geldiginde ortaya bir ekosistem cikar. Sen bunu yalnizca 'uretim ortami' olarak gorursen, elbette borunun icinde de uretim yaparsin. Ama tarimi yalnizca domates uretmek olarak gormuyorsan, mesele o kadar basit degildir.
Ben bunlari masa basinda konusan biri degilim. Ben ata tohumu ureten biriyim - yerel ve ata tohumlarinin korunmasi, cogaltilmasi ve yeniden ureticinin eline ulasmasi icin ugrasiyorum. Cunku benim icin tohum yalnizca bir uretim girdisi degil; bir kulturdur, bir hafizadir, bir bolgenin gecmisidir. Ve gerektiginde kendi kendine yeniden uretebilecegin bir ozgurluktur. Bir tohumu her yil yeniden satin almak zorunda kalmamak, basli basina bir bagimsizlik meselesidir. Gida ormanlarini da tam bu yuzden onemsiyorum, gida ormanlari kuruyorum, biyocesitliligi onemsiyorum. Cunku bana gore gelecegin tarimi yalnizca 'daha cok uretelim' anlayisi uzerine kurulamaz. Ayni alanda agaciyla, calisiyla, meyvesiyle, sebzesiyle, topragiyla, bocegiyle, kusuyla birlikte calisan bir sistem kurmak mumkun. Dogayi uretimin onundeki engel olarak degil, uretimin ortagi olarak gormek mumkun. Benim derdim tam olarak bu. Bir tarafta bitkiyi topragindan koparip borularin icine koyuyoruz, her seyi disaridan hesaplayip veriyoruz. Diger tarafta ise topragin kendi dongusunu guclendirmeye calisiyoruz - kompost yapiyoruz, malc kullaniyoruz, suyu toprakta tutmaya ugrasiyoruz, agac dikiyoruz, farkli turleri bir arada yetistiriyoruz, ata tohumlarini cogaltiyoruz, arilari, kuslari, bocekleri sistemin bir parcasi olarak goruyoruz. Gida ormani dedigimiz sey tam da budur - yalnizca elma, armut, domates uretmek degil, bir ekosistem kurmak.
Ben yalnizca topragin tarafinda degilim. Topragin icindeki mikroorganizmalarin da bir hakki oldugunu dusunuyorum. Gozumuzle goremiyoruz diye onlarin yasam hakkini yok sayamayiz. Bir avuc topragin icinde milyarlarca canli var, cogunu gormuyoruz bile - ama topragi canli tutan, bitkinin beslenmesini saglayan, organik maddeyi parcalayip yasamin devamini mumkun kilan onlar. Bitkilerin hakki var; bir agaci yalnizca kac kilo meyve verdigiyle olcmek bana dogru gelmiyor. Hayvanlarin hakki var; onlari yalnizca et, sut, yumurta ya da gubre ureten makineler gibi gormekten vazgecmemiz gerekiyor. Bir inegin, bir kusun, bir arinin, topragin icindeki bir solucanin bile bu dunyada bir yeri var. Ve belki de en onemlisi: insan olarak bu dunyadaki butun kaynaklari istedigimiz gibi kullanma hakkimiz oldugunu dusunmuyorum. Suyu son damlasina kadar cekmek, topragi verimsizlesene kadar somurmek, ormani kesmek, bir turu yok etmek, hayvanlari yalnizca ekonomik degerleri uzerinden degerlendirmek, topragin icindeki yasami kimyasallarla yok edip sonra da butun bunlara 'kalkinma' demek - bunu ciddiyetle sorgulamamiz gerekiyor. Cunku dunya bize miras kalmadi; biz dunyaya aitiz. Su yalnizca bizim degil, toprak yalnizca bizim degil, orman yalnizca bizim degil, tohum yalnizca bizim degil. Bu gezegende yasayan diger canlilarin da burada bir hakki var. Biz insan oldugumuz icin daha guclu olabiliriz, ama guclu olmak sinirsizca kullanma hakkina sahip olmak demek degildir. Tam tersine: gucun varsa, sorumlulugun da vardir.
Ben teknolojiye karsi degilim - uzun yillar dunyanin en buyuk telekom sirketlerinden birinde calistim. Teknoloji elbette kullanilacak: sensor kullan, damlama sulama kullan, uydu kullan, yapay zeka kullan, iklim verilerini kullan. Ama teknoloji bize dogayi daha fazla somurmenin yollarini degil, dogayla daha adil yasamayi ogretmeli. Teknoloji topragin yerine gecmemeli; topragin yardimcisi olmali. Bugun ciftcinin topragini elinden alirsin, yarin tohumu sirketten alir, gubresini sirketten alir, ilacini sirketten alir, sistemini sirketten alir, yazilimini sirketten alir, enerjisini disaridan alir - sonra da kendini hala uretici zanneder. Hayir. O zaman uretici degil, sistemin musterisi olursun. Benim korkum tam olarak budur.
Bizim Turkiye'de yapmamiz gereken sey Hollanda'yi kopyalamak degil, kendi sartlarimiza bakmak. Bizim hala topragimiz var. Gunesimiz var. Su kaynaklarimiz var. Biyocesitliligimiz var. Ata tohumlarimiz var. Yuzyillardir biriken ciftci bilgimiz var. Cukurova var, Soke Ovasi var, Harran var, Bafra var, Carsamba var, Karadeniz'in yagmuru var, Anadolu'nun inanilmaz cesitliligi var. Biz butun bunlari birakip 'topragi cikaralim, yerine teknoloji koyalim' dersek, bence cok yanlis bir yere gideriz.
Benim tercihim belli: topragi tuketerek daha fazla urun almak yerine, topragi iyilestirerek uretmeye devam etmek. Buna bugun rejeneratif, yani onarici tarim diyoruz - aslinda cok yeni bir sey de degil. Topragi korumak, hayvan gubresini kullanmak, agaci korumak, suyu bosa akitmamak, farkli urunleri bir arada yetistirmek, tohumu saklamak, topragin canliligini korumak - buyuklerimiz bunlarin cogunu zaten biliyordu, biz biraz unuttuk, simdi yeniden hatirlamamiz gerekiyor. O yuzden bana gelip 'topraksiz tarim gelecektir' demeyin. Belki gelecegin tariminda topraksiz sistemler de olacak, olabilir - ama gelecegin tariminin tamamini birkac buyuk sirketin sattigi teknolojiye teslim etmek zorunda degiliz. Ben buna karsiyim. Cunku tarimin gelecegi yalnizca laboratuvarda yazilmaz; tarlada yazilir, ciftcinin elinde yazilir, ata tohumunun yeniden topraga dusmesinde yazilir, kurulan bir gida ormaninda yazilir, bir cocugun kendi bahcesinden kopardigi meyveyi yemesinde yazilir, topragin her yil biraz daha guclenmesinde yazilir. O yuzden topragin tarafindayim. Ata tohumunun tarafindayim. Gida ormaninin tarafindayim. Ciftcinin kendi kendine yetebilmesinin tarafindayim. Mikroorganizmalarin yasam hakkinin tarafindayim. Bitkilerin hakkinin tarafindayim. Hayvanlarin hakkinin tarafindayim. Ve insanin, guclu oldugu icin bu gezegendeki butun kaynaklari hunharca kullanma hakkina sahip olmadigina inaniyorum. Cunku mesele yalnizca insanin karnini doyurmak degil, butun yasamin devam edebilmesini saglamak. Belki de artik kendimize sormamiz gereken soru 'bunu yapabiliyor muyuz' degil, 'bunu yapmaya hakkimiz var mi'. Benim icin asil mesele bu. Cunku dunya bizim malimiz degil, biz bu dunyanin bir parcasiyiz. Ve topragi kaybedersek, dunyanin en gelismis teknolojisine sahip olsak bile, bir gun donup su soruyu sormak zorunda kalacagiz: biz neyi kaybettik? Ben o gunku soruyu sormak istemiyorum. O yuzden topragin tarafindayim.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz!
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.